Fırında Kaburga…
12 Eylül 2016
Göveçte Kremalı Tavuk Göğsü…
20 Eylül 2016

Midilli Gezi Notlarım…

13-14-15 Eylül 2016

Selamlar arkadaşlar,

Bu yazımla blogda bir yenilik yapıyorum. Aslında gezi notları mahiyetinde olacak ama edinilmiş bir deneyimin paylaşılması olarak değerlendirmenizi rica ediyorum. Ara ara bu gibi şeyler yapacağım. Hatta bazı mekanlar var ki sürekli giderim. Bu mekanlar hakkında da bir miktar bigiler hazırlıyorum. İleriki dönemlerde bunları da paylaşacağım…

Bu serinin ilki olarak Midilli adasına yaptığım geziden bahsetmek istiyorum. En başta süreç karışıktı. Aylar önce Yunan adaları diye konuşmaya başladık. Daha sonra herkeste bir problem çıktı. Daha sonra bayram tatili yaklaşınca tekrar tartışmalar başladı. Orta Avrupa turuna bakıyordum. Ersen geldi kanıma girdi İtalya turunu önerdi. Orta Avrupa turunu bıraktım İtalya’ya baktım. Tam ona gideriz diyorduk Ersenlerin işyeri taşınmaya başladı ve bayram tatili belirsizleşti. Bu süreçte Orta Avrupa turunun bileti bitti… Tam son günlere yaklaşıyordum ki diğer arkadaşımla konuşurken Midilli konusunda karar kıldık. Ersenle de bunu konuşmuştuk. Ona da uygun olunca ilk konuşmamız olan Yunan adası projesi aylar sonra döndü dolaştı gerçek oldu. ve 3 kişi programa başladık.

Aslında ilk hedef Sakız’dı. Ama Google Map te haritalara ve fotoğraflara baktığımda Midilli bana hem daha yeşil hemde 2 iç denizi nedeniyle daha cazip geldi. Fakat bu süreç içinde araştırmaya fırsatımız kalmadı. Facebook’ta ortaya bir mesaj attım ve bir çok arkadaşımdan sağolsunlar mesajlar öneriler geldi. Booking’den otel araştırıyordum ama her hedef otelimde rezervasyonlar dolmuştu. Bu sırada arkadaşım Hakan İmam bana mesaj attı. Bu isme özellikle dikkat çekiyorum. Bana 2. çok önemli öneride bulundu. İlk önerisi sayesinde arazi aracımla beraber çok iyi bir arkadaş ve usta buldum (Ercan Çalışkan). İkinci önerisi ise Vizz Turizm ile tura çıkmak oldu. Hemen verdiği telefon ile Acentayı aradım ve Hasari Kaplan bey ile konuştum. Sağolsun kendisi de eşi Candan hanımda bizlerle ilgilendi ve evrak işlemlerimizi hallettik.

Adalara geçebilmek için ya Shengen vizeniz olacak ya da kapı vizesi alacaksınız. Bende Shengen vardı. Diğer arkadaşlarım kişi başı 55 EU havale yaptılar, 2’şer adet biyometrik foto ve Pasaport-Kimlik fotokopilerini acentaya kargoladılar. Ben sadece fotokopileri yolladım. İşlemler acenta tarafından başlatılmış oldu.

13 Eylül sabahı 06:15’te Ersenin arabayla İzmirden yola çıktık. 160 km yolumuz vardı. Haritadaki gibi yolu takip ettik. Limandaki Vizz turizm ofisinde Hasari bey, eşi Candan hanım, Rehberimiz Hakan Kaner (ki kendisi turun çok güzel geçmesinin en büyük etken kişisi olduğunu düşünüyorum) ile tanıştık. Vizz turizmin güleryüzlü personeli döviz alacağımız kişi ile tanıştırıp aracımızın güvenli bir şekilde saklanması konusunda yardımcı oldu. Döviz almadan yola çıkmıştık. İhtiyacımızı ordan giderdik. Normal piyasada 3,31 olan Euroyu 3,45 e aldık. Bence uygun bir fark. Tabiiki gitmeden temin etsek daha az stresli olurduk ama olsun 🙂

Dövizlerimizi aldık, ofiste gemi bileti ve tur ücretlerimizi ödedikten ve aracı park ettikten sonra upuzuuuunnnn gemi kuyruğuna girmeyip, kenarda sıranın bitmesini bekledik. Bayram olduğu için feci bir kalabalık vardı. Gemilerde koltuk numarası yok. Kim nereyi buluyorsa oturuyor. O sırada dikelmek yerine sıranın bitmesini bekledik.

Pasaportta kısa bir işlemden sonra gemiye geçtik. Malum gemi biraz geç kalktı. Bir buçuk saatlik güzel bir yolculuk yaptık. Sağlı sollu küçük kara parçaları, adalar geçtik. En önemlisi hava çok güzeldi ve geminin üstündeki açık alanda oturduk.

Midilliye varırken göze ilk olarak 2 tane büyük kırmızı beyaz baca çarpıyor. Hakan bey ilerki aşamalarda bir açıklama yapmıştı. Genel olarak ısınma elektrik-klima ile oluyormuş. Belli ki baya ucuz fiyata elektrik alıyorlar. Bunun içinde dizel santrallerle elektrik üretiyorlar.

Neyse limana yanaşırken aynı anda hareket eden 3 gemiden 3. olarak limana girdik. Bir anda millet pasaporta koşmaya başladı ve acayip bir sıra oluştu. O sıranın kapı vizesi için olanlara ait olduğunu düşünüp shengen’imin mutluluğu ile ağır adımlarla kapıya yanaştım ve kapı vizesi alanların bina içinde klimalı alanda bekletildiğini ve o uzun kuyruğun shengencilere ait olduğunu öğrendim. Hızlı adımlarla kuyruğun sonuna yürüdüğümde acele etmeme gerek kalmadığını anladım ve sondan 3-5 inci olarak beklemeye başladım. Tam 1 saat boyunca güneş altında bekledikten sonra bir görevli bizleri de klimalı salona layık gördü ve sağolsun ikinci saatimizi en azından serin yerde geçirtti. Burada çok önemli bir detay vermek istiyorum. Önümde EU vatandaşı insanlar vardı. Onlar da bizle beklediler. Konu sadece bize mahsus değil yani.

Bu durum hep böyle olmuyormuş. Normal zamanlarda 15 dakikada çıkılabiliyormuş ama 3 gemi aynı anda yanaşınca 1000 küsür kişi gişeleri kitlemiş oldu.

Bu arada bence çok önemli birşey var. Nerdeyse her yerde soğuk ve temiz içme suyu var. Vize kuyruğunda beklerken 2 tane sebil vardı. Gezdiğimiz bir çok kilise manastır vb. yerde hep sebil vardı ve su bedavaydı, tuvaletlerde de kimse para istemedi. Bizde olsa su 1 lira, çiş 2 lira ama tuvalet leş gibi olurdu… Bizdeki gibi her aşamada kertmiyorlar. Netice itibarı ile bir adadan bahsediyoruz. Su bedava olmayabilir…

Tam 2 saatte benim işim bitti ve dışarı çıktım. Ama kapı vizeci arkadaşlarım tam 1 saat daha bekledi. Ben bu süreçte dışarda biraz dolaştım ama ne zaman ne olacağını bilmediğim için uzaklaşmadım. En yakın mekandan (martano Pizza & Restaurant) bir pizza aldım. Gayet lezzetli bir pizza yapmışlar. Orta boy pizza için (8 dilim) 13 EU verdim. Bence iyi bir rakam. En işlek yerde, şık bir mekan için uygun bir rakam. Kredi kartı geçiyor. Çoğu mekanda kredi kartı yok malesef. Benim gariban kapı vizeci arkadaşlarıma da biraz ayırarak pizzayı gömdüm 🙂

Limanın hemen önünde gerek Hakan bey, gerekse Hasari bey oradaydılar. 3 saatlik kapı vize stresini herkes onların üzerinde attı 🙂 ve Otobüsümüz belirlendi ve yerleştik. Biz yine son bindiğimiz için arka dörtlüde iki kişi, 2 koltuk önde bir kişi olmak üzere dağıldık. Arka koltuğun geri kalanını “kardeşler” isimli iki kişilik çeteyle paylaştık 🙂 Onur ve Melisa… Hemen önlerinde Hülya hanım ve Gabriel bey, bizim önümüzde Ece ile annesi Melda hanım, Onların da önünde Ersen, hemen onun önünde Nazım bey, ilk koltukta da Şöförümüz İvan olmak üzere koltuklara dağıldık.

İlk bindiğimizde diğer turun otobüsünün daha yeni olması biraz içimi burktu. Ama ilerleyen saatlerde çok memnun kaldık. Otobüsümüz, üretim yılı olarak klimanın ve ABS nin ilk çıktığı dönemlere aitti. Ama gayet serin ve rahat bir yolculuk yaptık. O yıllarda henüz daha koltuk sayısı arttırıp arkadakinin dizlerinin, öndekinin sırtını deldiği otobüsler icat edilmemişti. Gayet yaya yaya bir tur yaptık.Sadece çok dik yokuşlarda otobüs çekişten düştüğünde biraz klima kapandı ama genel olarak sorun yaşamadık.

Yukarıdan aşağıya inen perdesi, Her koltuğun kenarında bardak-şişe koyma aparatının varlığı, arkada bize mahsus ıslak mayo, havlularımızı kurutabildiğimiz askı aparatı da cabasıydı 🙂 Hakan beyin ilk dakikalarda İvan hakkında verdiği ufak bir bilgi yolculuk sonuna kadar bizde ufak ufak yusuflamalara sebep olsada sorunsuz bir tur bitirdik. Neticede İvan kendi otobüsünü kullanıyordu ve alışık olduğu bir araçtaydık…

Limanın önünden yola çıktık. Çok kısa bir yolculuktan sonra şehrin içinde bir noktada otobüsten inip gezmeye başladık. Bavullar hep otobüste durduğu için rahatça gezebildik. Sağolsun Rehberimiz güzel bilgiler verdi. En enteresanı ise bir anısıydı. Şimdi uzun uzuna anlatmak istemiyorum ama hani biz Egeliler eski evlere Rum evi deriz ya, yada Yunan evi. Adalılar da o tip evlere Türk evi diyormuş 🙂 Ermou çarşısında biraz dolaştık, ordan önce Mitropoli Mitilinis Agios Athanasios kilisesinden geçtik. Bu gibi yerler hakkında detaylı bir bilgilendirmeye girmek istemiyorum. Kısa kısa genel izlenimlerimi aktarıyorum. Merak edenlerin birebir yaşıyarak dinlemesi daha iyi olur (Haritada kırmızı işaretli).

Hemen ötesinde Osmanlı döneminde yapılan Yeni Camiyi gördük. Adı yeni ama bina bitmiş…

Cami kalıntısının hemen karşısındaki terk edilmiş dükkanın camlarındaki bazı şeyler yüzlerimizi güldürdü.

Kendim motosiklet kullanan birisi olduğum için hanımların motosiklet kullanması çok hoşuma gidiyor. Uzun zamandır İzmirde bu akım sürüyor. Adada da bir hayli vardı. Hanımlar çoluk çocuk motordaydılar.

Caminin hemen karşı sokağında yine Osmanlı döneminde yapılmış hamama geldik. Fotoğrafta sağ arka planda bir önceki paragrafta anlattığım “Yeni Cami”nin yıkık minaresi görünmektedir.
Hemen solundaki direğin dibinde zincirlenmiş piaggio da aşağıdadır. Yazık olmuş…

Yolumuza devam edip Midilli kalesine vardık (isminden çok emin değilim). Orda bir lokantada 3 saat vize için bekleyenler birşeyler atıştırdı. Biz ise pizzanın dayanılmaz hafifliği eşliğinde yakın çevreyi gezdik. Kale gibi antik bir yapının çevresinin kamyon parkı gibi kullanılması bize alışık olduğumuz bir görüntü oldu…

Milletin yemek yediği yerin karşısında aşağıdaki fotoğraftaki bina vardı. Bunun da üzerinde Osmanlıca birşeyler yazıyordu ama bilgi alamadım malesef.

Buradan yola çıkıp Agiasos’a geçtik. Burası haritada kırmızı ile işaretli olan dağ köyüdür.

Her gittiğimiz mekandan önce yolculuk aşamasında rehberimiz Hakan bey hikayesel olarak, günümüzle mukayese edip örnekleyerek mekanlara ait güzel bilgiler verdi. Ayrıca otobüsten indiğimizde de otobüste anlattığı şeyleri yerinde gösterdi. Mekan büyük bir hac yeridir.

Mondamadosdaki, Taksiarhis kilisesinde (Başmelek Kilisesi) 2 ayrı hikaye var. Bir tanesi çok eski dönemlere ait. Burada 40 tane din adamı varmış. Büyük bir saldırı görmüş ve 39 u katledilmiş. 40. din adamı çan kulesine saklanmış. Son anda farkedilmiş. Tam öldürülecekken Aziz Mikhail isimli melek yardımına gelmiş ve onu kurtarmış. Kurtulan din adamı da burada ölen 39 arkadaşının kanlarıyla Mikhail’in tasvirini yapmış. Kilisenin içinde sergileniyor. Bana sorarsanız bunca zamanda kanla yapılmış bir eser simsiyah olurdu ama efsane bu. Pek’te herşeyi mantığa oturtmamak gerekir. Detaylı bilgi için (http://www.lesvosgreece.gr/tr/kiliseler-ve-manastirlar)

İkinci bir hikaye de bir kadının pilot oğlu ile ilgiliydi ama emin olun ki şu anda hiç bir detayı aklımda kalmadı. Sadece bahçede aşağıdaki gibi bir uçak maketinin varlığını hatrlıyorum. Sanki kadın rüyasında oğlunun uçağının kaza yapışı ile ilgili bir kabus görüyordu da bunun için bir adağı mı vardı şimdi emin olamadım. Yalan olmaması için de devamını getirmiyorum.

Kilisenin hemen yanında bir çay bahçesi var. Elemanları yarım yamalak ta ols Türkçe konuşuyor. Aslına bakarsanız genel olarak çata pata da olsa Türkçe anlaşılabiliyor. Menülerin çoğunda Türkçe de var. Hatta aslına bakarsanız az evel fotoğraflarını gördüğünüz kilisenin kapısının önünde Türkçe olarak “içeri şapka ve güneş gözlüğü takarak girmeyiniz, fotoğraf çekmeyiniz” yazmasına rağmen hiç görmedim ve içeride görevlilerin gözüne bakaaaa baka fotoğraf çektim. Kafamda şapka, boynumda gözlükler asılı vaziyette… Neyse ki gözlüğüm takılı değildi… Kendimi aşağıdaki köpek gibi hissettim 🙂
 Kafeteryada lokma yedik, kahve içtik. Kahvenin yanında hemen çeşmeden doldurdukları suyu ikram ettiler. Yine su bedava… Ada da kahveler 1,5 – 2,5 Eu arasında. Lokmanın fiyatını unuttum ama tarçın ve fındık kırıklarıyla servis edilmiş, kıtır kıtırdı. Ballı yoğurtları meşhurmuş ama ben yemedim. Tabii ki bizde de olduğu gibi hemen bir niyet kuyusu yapılmış, insanlar para atıp ada üzerinde durmasını sağlamaya çalışıyordu.

Burdan da yola çıkıp yine hikayeler eşliğinde otelimize vardık. Molyvos II. Adada heryerde wifi bedavaydı ve genelde de şifreler yazılıydı. Sormanıza bile gerek kalmıyor.

Otelimiz çok sıradan, temiz. tertipli, sakin ve insanı kendi evinde hissettiren bir mekandı. Havuzu var ama öyle görmemişler gibi orası burası abartılı seramik falan değil, bildiğiniz mavi boyalı beton. Suyu denizden çekiliyor ve her sabah temizlendi. Odalar çok vasat ama temiz. Bence çok yeterliydi. Kahvaltı tabiiki çok abartılı değil ama 2 çeşit peynir, salam, tereyağı, rafadan yumurta, kaliteli zeytinyağı, zeytin (zeytin bence yağlık zeytindi çok da beğenmedim), 2 çeşit ekmek, simit, bal, müsli, çay, kahve, süt, meyve suları vs. idi…
 
 
Akşam yemeğine kadar serbest zamanımız vardı. Bunu da denize girip ferahlamakla kullandık. Akşam tekrar otobüsümüze binip 8-10 dakikalık mesafede kalenin deniz hizasında bulunan restoranlardan birine gittik.
Mekanın ismi Triena. Denize sıfır. Orta yaş üzeri bir çift işletiyor. Başka garson görmedim. Bir bey ve bir hanım servis yapıyor. Hanım efendi sanırım İsviçreli, Beyefendi Yunan olmalı. Çok alakalılar. Servis, zamanında ve çok düzgün geliyor. Fiyatlar bence makul. Şöyle söylemek istiyorum. Aslında ucuz değil. Sadece verdiğiniz paranın tam karşılığını yiyorsunuz. Ramazan bayramında izmirin Özbek köyünde bilinen bir mekana gittik. Lastik gibi, üzeri un ve ekmek kırığı kaplı, içinde incecik kalamar olan bir duble tabağa 40 TL vermiştik. Şimdi aşağıdaki fotodaki gibi bir tabağa (yanlız biraz yedikten sonra çekmek aklıma geldi) 8,5 EU yani tahmini 30 TL vermiş olmak şahsen beni rahatsız etmedi. 3 adet ahtapot kolu ızgara 9,10 EU.
Bizim burada fava kuru bakla ile yapılıyor. Bu mekanda sanırım taze yada tam kurumamış bakla ile yapılmış. Daha yeşil bir renkti. Baharatlı ve sıcak servis edilmişti.
Rakı konusuna gelince malumunuz uzo var. Rehberimizin tavsiyesi üzerine Barbariyan mavi içtik. Verilen bardağı uygun dolduramadığımız için kendi servisimiz pek iyi olmadı ama üzerine ekstradan aldığımız kadehlerde lezzet iyiydi. Tabiiki kendi rakımızın yerini tutmaz ama uygundu. 20 cl 7 EU. Bakkalda 4,50 EU. Yani burda sahildeki restorandaki kar marjı ile, bizde olsa ne olurduyu bir mukayese edin.

 

Yemeğimizi yedik, otelimize döndük. Yatmadan bir kahve içelim dedik. 2 gecede aynı kişi bize gece 00:00’dan sonra kahve yaptı ve ikisinde de hemen fiş verdi. Bunu özellikle vurguluyorum. Şehir merkezinde olmayan, 3 yıldızlı normal bir otel. Geceyarısından sonra çalışan eleman fiş kesiyor. Haliyle biraz tuhaf geliyor. Bizde fiş istedinmi adam ters ters bakar 🙂 Otelde kahve 2,5 EU.Sabah çok erkenden gayet dinlenmiş bir biçimde uyandım ve direk deniz… Süperdi. Kahvaltımızı yaptık ve düştük yollara… Akşam yemek yediğimiz sahilin tepesinde bulunan kaleye gidip bölge ile ilgili hikayeleri dinledik. Çok güzel panaromik bir görünüm vardı.

ve ardından aşağıya doğru kasabanın ortasından indik. Çok güzel sokaklardan geçtik. Hediyelik eşyacılar, bakkallar mevcut. Çok doğal yerler. fiyatlar normal.
Eressos’a giderken yolda Fosil ağaçları gördük. Milyonlarca yıl evel volkanik patlamalarda oluşmuş şeyler. Genelde bu gibi şeyler ilgimi çeker ama nedense benim hiç ilgimi çekmedi. İlgilenenler için iyi bir yer. Ancak öğrendiğim kadarıyla Türkiye’de çk daha fazlası varmış. Bilmiyordum. Saçma gelebilir ama bana şu XT’yi görmek daha çok memnun etti 🙂
Ve yok edilmeye mahkum edilmiş bir Osmanlı kalesi. Berbat durumda olduğu için içeri girilmesi yasak. Bir açık alan bulup içeri baktık hiç birşey yok. neden kapatılır onu da anlamış değilim. Esas yıkılm ihtimali olan kapı eşiğinin altına girebiliyorsun ama bomboş araziye giremiyorsun… Bu arada kapı bence çok güzeldi.
Kalenin arkasında müthiş bir manzara vardı.
Burdan başka bir bölgeye geçtik. Burda da camiden bozma bir kilise vardı. Çok enteresan gelmediği için onu çekmedim. Bir diğer kilise vardı. Ona gittik. Kapısı kapalı ama anahtarı üzerindeydi 🙂 Bizde açtık ve girdik.
Bölgelerde doğa ve tarih yürüyüşleri için panolar vardı. İsteyenler işaretli bölgelerde gezebiliyor. Tabii ki bunun için bence uygun bir mevsim değildi.

Bir Almanya gezimde yol kenarında bir haç ve bir minik mezar gibi birşey vardı. Sorduğumda orada birinin köpeği ölmüş. anısına öyle birşey yapmış diye öğrenmiştim. Enteresan gelmişti. Ada da ise aşağıdaki fotoğraftakine benzer, daha sade yada daha görkemli yapılar var. Buralarda ölen insanlar için yapılmış hatıra mekanlarıymış. İçlerinde onlar için kutsal görseller, yağ, mum, çakmak vb. gibi şeyler var. Hatta temizlik maksatlı bezler vs.ler bile var. Yani aşağıdaki fotoğraf ne kadar yakışık aldı bilemiyorum. Düşünsenize birisi geliyor ve yakınlarınızdan birinin mezarı başında anı fotoğrafı çekiliyor… Bilemiyorum ama bunu da anlatmam lazımdı ve burda da bu fotoğrafı çektim işte. konuyu anlatmak için iyi ama manevi olarak belkide hoş olmadı.

Eresosa vardık. Burası M.Ö. kadın şairlerinden Sapfonun doğduğu ve yaşadığı bölgedir. Kendisi hakkında muhakkak bilgi edinmelisiniz. Eşcinsel şairin durumundan dolayı adanın adı da Lesvos.

E haliyle aşağıdaki gibi hediyelik eşyalara rastlamak ta mümkün oluyor 🙂

Yine otobüsümüze atladık ve Eresou Palace’ye doğru yola çıktık.

Buradaki serbest zamanımızda yemeğimizi yedik, denize girdik. Bir hayli akıntılı bir denizdi ama çok güzeldi. Yemek yine çok iyiydi 🙂 Karides ve mürekkep balığı kızartma yedim. Mürekkep balığının adı sübyes 🙂  Sağdaki fotoğraf lokantanın duvarındaki bir tablodur. İdealimdir 🙂

 

Sahildeki bir evin duvarı… Bence çok şık boyanmış.

Yemeği yedik denize girdik ve otele dönüş başladı. Yollar çok dar ve çok keskin virajlı, inişli çıkışlı olduğu için neredeyse her virajda bir ölüm olmuş ve anı kutuları dikilmişti. Yol böyle olunca haliye otele varış ta çok uzun sürdü.

2 saatte otele vardık, kendimizi denize attık. Hazırlandık ve tekrar otobüse binip Yunan gecesi yapacağımız mekana gittik. Yemek tur fiyatına dahildi. Sadece içeceklerimizi ödedik. Yemekler güzeldi ama servis çok saçmaydı. Sanki bir an önce yiyin de gidin dercesine ard ardına geldi herşey. Meze geliyor, daha bir çatal almadan deniz ürünleri geliyor. Henüz bir çatal yemişken etli yemekler geliyor vs. Bakın dikkat edin yemekler kötüydü demiyorum. Sadece özensiz bir sıralama vardı. Geceye yaymadılar. Hepsini masaya bıraktılar… Bu çok ta alışık olduğumuz bir durum değil haliyle. En son da karpuz ve lokma geldi…

Bir org, bir buzuki ve bir solist müzik yaptı. 1 Erkek ve 2 kadın olmak üzere iki dansçı da yerel kıyafetlerle dans gösterisi yaptılar. Dans gösterisini yapan hanımefendileri görünce neden kadınların başbaşa kalıp lesvosu oluşturduklarını biraz daha net anladık 🙂 Şarkıların çoğu bizim ezgilere çok benziyordu. Hatta İzmirin kavakları neredeyse birebirdi. Neyse ki Zeynep video çekmiş te size kısa bir örnek izletebileceğim.

Otele döner dönme cuppa deniz… Gece saat 00:00. Kardeşler çetesi ve ben. Ve üzerine frappe, dierk yatak.

Geceyi denizde kapattık, sabahı da denizde açtık.

Denizden çıktık hazırlandık ve otelden ayrıldık. Son günümüzdü vedalaştık. Direk Petraya hareket ettik. Neyse ki Petra yakındı.

Önce Aziz Nikola kilisesine girdik.

Burada esas hedef 114 basamaklı Panagia Glykofilousa kilisesine gittik. Burda da derin efsaneler var. Bir de içeride kilisenin yapılabilmesi için gerekli izni içeren padişah fermanı var… Dışarıda bir mermer taş ta da “her ölümlü toprağı tadacak” tadında bir yazının kazındığı bir yazıt vardı. Sanırım mezar taşıydı.

Dışarıda süper bir manzara vardı.

Kiliselerin hepsinde azizlerin resimleri çevrelerinde enteresan metal görünümlü figürler asılı. Bunlar istekleri olanların sembolleriymiş. Bizde çevredeki dallara çaputlar asılır. Bu avrupalılarda bu dilek müessesesi bile bir başka 🙂

Tavanda göz sembolü.

Rehberimiz Hakan bey ve bizler…

Padişah fermanı ve yeri yapanın mezar taşı.

Burdan çıkıp hemen sahildeki bir kafeteryaya gittik. Baya Türkçe anlayan bir elemanın olduğu mekana oturduk. Bademli baklava ve mastikalı dondurma istedim. Mastika bizdeki sakız oluyor. İşin gerçeği baklava tırt. Bizdeki gibi çıtır çıtır ses gelmiyor. Ama biraz da normal buluyorum. Çünkü her kata ince badem dilimleri koyulmuş. Dolayısı ile hem yüksek hem de sert katmanlar oluşmuş. Tabağın zeminine gül aromalı bir sıvı ile taban yapmışlar. Dondurma güzeldi.

Birde başka bir mekanın önünde bu masayı gördüm. Servis ettikleri ürünlerin birebir ebatta ve içerikte yarı pişmiş hallerini sergilemişler. Yani oturmadan evel önünüze ne gelecek, hangi boyutlarda bunu biliyorsunuz… Bence harika birşey. Neyi ne kadar sipariş etmeniz gerektiğini biliyorsunuz…

Ve geldik Limonas Manastırına. Bu manastır kendi sınırları içinde çok büyük. Çepeçevre dolaşılabilien büyük bir yapı.

Bu yapının içinde ibadet yerleri, kütüphane, çalışma alanları (takım taklavatlar bulunan tarım vs. işleri için malzemeler), zeytinyağı üretim yada depolama alanı, şu an kalınan odalar mevcut.

Eski dönemde kalanların olduğu oda oda kişisel mekanlar.

Şu an aktif olarak kullanılan ibadet yeri.

Avlunun ortasında kadınların girmesinin yasak olduğu, iç kısmı baya detaylı bir kilise.

Bahçenin içinde ama şu ana kadar anlattığım kompleksin dış kısmında ne olduğunu hiç anlayamadığım çok garip bir bina vardı. Bu binanın iç duvarları ya kağıda boyanıp yapıştırılmış yada kağıt yapıştırıldıktan sonra boyanmış figürler içeren bir mekandı. Kağıtlar ele geliyordu ve kıvrımları rahat görünüyordu. Burayı enteresan kılan bence tasvirlerdi. Bugüne kadar gördüğüm en garip çizimlerdi. Sanki dalga geç deseler anca bu kadar yapılacak figürlerdi. Yani bence tabii ki… Belki altında çok büyük anlamlar yatıyordur.

Bunun dışında çevrede de bir sürü irili ufaklı, kubbeli mekanlar vardı. Ama bunların çoğu yeni yapılmaktadır.

Daha detaylı bilgi için…

Tekrar otobüsümüze bindik ve çok uzun olmayan bir yolculuk sonrası güzel bir sahile geldik.

Dionysos isimli mekana oturduk. Mekanın önü plaj. Bizim denize girdiğimiz mekanlardaki tek kum denizdi. Ama suyu bulanıktı ve çok beğenmedim doğrusu. Fakat mekan çok güzeldi. Sahilde plajlar mevcut. Kimse kimseyi kovmuyor. Herhangi bir beachin önüne havlunu atıp denize girebiliyorsun. Kardeşler çetesi ile siparişlerimizi beklerken güzel bir fotoğrafımız oldu.

Ben mix grill seçeneğini seçtim. tabak aşağıdadır. Fiyatı 9 EU. Hemen yanındaki fotodaki şeyler Ersenin bir hevesle sipariş ettiği kabak çiçeği dolması 🙂 Herşey bizimle neredeyse birebir iken bu dolma bambaşka yapılıyor. Bizim anladığımız çiçek dolmasının içinde malumunuz klasik dolma harcı vardır. Bunun içinde peynir ve kabak rendesi vardı. Üzeri de tarator sosa bulandırılıp kızartılmıştı.

Gezide bir çok güzel insanla tanıştık. Aslında gönül isterdi ki son aşamada hep birlikte bir fotoğrafımız olsun. Ama son yorgunluklar vs. derken hep unutuldu. Neyse ki Gabriel bey ve Hülya hanımın tadım yaptırdığı şarabı içerken bu kareyi çekmişim… Tekrar teşekkürler…

Yemeğimizi yedik, denizimize girdik, Gabriel bey ve Hülya hanımın ikramı olarak şarap ve kahvemizi içip 13 dakika otobüse geç binip hafifffff bir fırçamızı yedik 🙂 Bunu özellikle söylemek istiyorum. Zaman konusunda çok hassasımdır ve bu turda her aşamada zamanlama çok uygun diye konuşurken bizim geç kalmamız biraz ayıp oldu.

Neyse yola çıktık ve Καφές στη χόβολη – καϊνάρι (translate kainari Kör kahve şeklinde
tercüme etti) vardık. Güzel sakin bir köy. Malum önemli bir kilisesi var. Dar sokaklarda güzel çarşılar. Burada hediyelik eşyalar ve yiyecekler mevcut. Adanın peyniri meşhur. Denedim lezzetliydi ama tabii ki bir İzmir yada Bergama tulumu gibi değil.

Papazlığı sizden öğrenecek değilim…

Gemi kalkışımız 20.00’dı. Merkeze geldik ve tahmini yarım saatlik bir gezi vaktimiz oldu. Şehrin en işlek mekanlarının olduğu sahil kısmını gezdik. Burada genç nüfus daha fazla. Dolayısıyla daha hareketliydi. Ha bir de unuttum yazmayı. Adanın en büyük eğlence mekanı oxy isimli bir mekan ve Yabancı bir ülkede yaşayan bir Türke aitmiş 🙂

Gün batımında sahilde lezzetli bir dondurma yedik ve Pasaport işlemlerini halledip vapurumuza bindik.

Bir buçuk saatlik sohbetli bir yolculuktan sonra Ayvalığa vardık. Karmaşadan dolayı birçok kişi ile vedalaşamadık. Başta Hasari bey, eşi Candan hanım, Rehberimiz Hakan bey olmak üzere gezide birlikte vakit geçirdiğimiz tüm dostlara selamlar olsun.

Dipnot 1: Kardeşler çetesi reisi Onuru bıraktığımız garajın önündeki dolmuşta asılı yazı biraz tüylerimi ürpetti. Acaba nasıl ödeşiliyor ? 🙂 (Şaka tabii ki illaki biletle biniliyor yada otobüs firmalarının ikramıdır ama yazı enteresan olmuş)

Dipnot 2: Bu benim ilk gezi yazım. Biraz uzun ve olması gerektiği gibi oldu mu bilmiyorum. Ama bunbların hepsi benim gezide gördüğüm, duyduğum ve hissettiğim şeyler. Hatalarım olmuşsa affola…

Bir cevap yazın

%d blogcu bunu beğendi: